Kamusal Eğitimin Hane Cüzdanıyla Finansmanı Meselesine Dair…
Okullar her yıl zorunlu bağış tartışmaları ile açılıyor. Milli Eğitim Bakanlığı kamuoyu tepkisini sönümlendirmek için aşina olduğumuz aynı repliği tekrar ediyor : "Okullarda kayıt parası yoktur; zorunlu bağış yasaktır." Bu repliğin hukuki zorunluluğun ifadesi olmaktan öte değeri yok. Çünkü okulun temizliği, güvenliği, küçük onarımı, kırtasiyesi ve yardımcı personeli için gerekli kaynak zamanında ve yeterli biçimde karşılanmadığında okul yönetimi bu sorunlarla başbaşa kalıyor. Bütçeden karşılanmayan gider önce okul yönetiminin önüne, oradan okul aile birliğinin önüne, en sonunda da velinin önüne geliyor. Ödemenin dekontuna bağış yazılması, ödemenin büyük bölümünün iradi olmadığı gerçeğini değiştirmiyor. Sorun Bakanlığın iddia ettiği gibi birkaç okul müdürünün keyfî davranışına indirgenemeyecek ölçüde kurumsallaşmış durumda. Ortada kamusal eğitimin sessizce hane bütçesine bağlanan ikinci bir finansman kanalı var.
Anayasa'nın 42. maddesi ve 222 sayılı İlköğretim ve Eğitim Kanunu’na göre devlet ilköğretim okulları parasız. 1739 sayılı Millî Eğitim Temel Kanunu ise, okul aile birliklerinin bağış kabul edebilmesine izin verirken velilerin bağışa zorlanmasını yasaklıyor. Okul Aile Birliği Yönetmeliği de 1739 sayılı kanuna paralel olarak kayıt döneminde bağış ve yardım toplanmasına cevaz vermiyor. Dolayısıyla sorun özgür iradeyle yapılan bağışta değil, velinin açık ya da örtülü baskıyla bağış adı altında ödeme yapmak zorunda bırakılmasında. Okula ihtiyacını karşılayacak ödeneği ve personeli vermeme uygulaması zorunlu bağış konusunda zorunlu teşvik yaratıyor. Sistem veliyi çocuğunun yıllarca eğitim göreceği kurumla karşı karşıya bırakarak veli nezdinde çocuğunu koruma refleksine bağlı kaygı üretiyor. Dolayısıyla merkezi idarenin sorumluluğunu görünmez kılan döngü dolaylı yoldan faturayı veliye ödetiyor.
Üstelik kamusal eğitimin hane bütçesine yüklediği maliyet bağış adı altında yapılan ödemelerle sınırlı değil. Yardımcı kaynaklardan kırtasiyeye, fotokopiden A4 kâğıdına, sınıfta kullanılan çeşitli malzemelerden spor ve etkinlik giderlerine kadar pek çok harcama doğrudan velinin cebinden karşılanıyor. Kimi zaman okulun temizlik malzemesi, kimi zaman sınıfın eksik bir ihtiyacı, kimi zaman öğrencinin dersini sürdürebilmesi için gerekli görülen ek kaynak ailelerin alışveriş listesine ekleniyor. Bu giderlerin niteliği birbirinden farklı olsa da ortaya çıkan tablo değişmiyor: Devlet okulunda eğitimin gerçek maliyeti ile kamu bütçesinin karşıladığı maliyet arasındaki fark giderek hane bütçesi tarafından kapatılıyor. Böylece kâğıt üzerinde parasız olan kamusal eğitim, gündelik hayatın içinde ailelerin ödeme gücüne göre değişen bir maliyete kavuşuyor. Zorunlu bağış da bu daha geniş finansman sorununun en görünür biçimlerinden biri olarak karşımıza çıkıyor.
Veli bütçesine dayalı finansmanın olumsuz sonucu sadece baskı altında ödeme yapan velinin hane bütçesinde görülmez. Sistem, devlet okulları arasındaki eşitsizliği mahallelerin gelir düzeyine göre yeniden üretir. Geliri yüksek bir çevrede okul aile birliği daha fazla kaynak toplayabilir; daha çok yardımcı personel çalıştırabilir, teknik donanımı yenileyebilir ve daha çeşitli sosyal faaliyetler düzenleyebilir. Yoksul bir mahallede ise aynı ihtiyaçlar daha sınırlı kaynakla karşılanmaya çalışılır. Böylece ailenin ekonomik gücü yalnızca çocuğun evdeki yaşamını değil, devam ettiği devlet okulunun koridorunu, sınıfını, tuvaletini ve güvenlik standardını da belirlemeye başlar, mahallenin gelir tablosu okulun eğitim koşullarına etki eder. Bağış kapasitesi eğitim imkânına, ailenin cüzdanı okulun bütçesine dönüşür. Pierre Bourdieu ve Jean-Claude Passeron'un sınıfsal yeniden üretim çözümlemesi bu mekanizmayı anlamaya yardımcı olur. Ailelerin ekonomik, kültürel ve toplumsal kaynakları eğitim alanında farklı üstünlüklere dönüşür. Çözümlemeye göre genel olarak sosyo-ekonomik durumu güçlü olan aile; okul seçimi, ek kurs ve sosyal faaliyet gibi yollarla çocuğunun imkânlarını genişletir. Aynı ekonomik güç okulun bütçesine de taşındığında eşitsizlik yalnız öğrenciler arasında değil, okullar arasında da yeniden üretilir. Eğitimin piyasalaşması yalnız özel okul sayısının artması değildir. Kamusal hizmetin maliyeti bireyselleştirildiğinde ve hizmetin niteliği ailenin ödeme kapasitesine bağlandığında piyasa mantığı devlet okulunun içine de girer. Veli, eşit bir kamusal hakkın sahibi olmaktan çıkarılıp okulun açığını kapatması beklenen müşteriye dönüştürülür. Ödeyebilen veli okulun açığını kapatır; ödeyemeyen veli mahcubiyet, baskı ve dışlanma kaygısıyla karşı karşıya kalır.
Peki çözüm ne ?
Bu sakat işleyişi sona erdirmek için yapılması gereken, devlet okulunun zorunlu giderlerini velinin cebine ihtiyaç bırakmayacak biçimde karşılamak. Her okul için öğrenci sayısını, binanın fiziki durumunu, bölgenin sosyo-ekonomik dezavantajını, iklim koşullarını ve özel ihtiyaçları hesaba katan yeterli ve öngörülebilir bir bütçe formülü oluşturulmalıdır. Temizlik, güvenlik ve yardımcı personel giderleri okul aile birlikleri üzerine yıkılmamalı; bu ihtiyaçlar merkezi kamu finansmanıyla güvence altına alınmalıdır. Okulun aldığı kamu ödeneği, ek ödenek talepleri, okul aile birliği gelirleri, harcamaları ve yıl sonu bakiyesi standart bir açık veri sistemi üzerinden yayımlanmalıdır. Varlıklı çevrelerin daha yüksek katkı üretebilmesi temel okul standardını belirlememeli; kamu bütçesi yoksun okullar lehine eşitleyici biçimde kullanılmalıdır.
Yorumlar (0)
Yorum yapmak için giriş yap ya da üye ol.
Henüz yorum yapılmamış.