TÜRKİYE'DE TARİKAT - SİYASET SARMALININ ANATOMİSİ
Cumhuriyet Başsavcılıkları ve MASAK koordinasyonunda Süleymancılar cemaati lideri Alihan Kuriş ve çekirdek kadrosuna yönelik başlatılan; "kayıt dışı devasa mali bütçeler", "şifreli iletişim ağları", "paralel hiyerarşi" ve "yurt dışına sermaye transferi" suçlamalarını içeren son operasyon, münferit bir adli vaka olmanın çok ötesindedir. Bu gelişme, Türkiye’de sağ siyasetin inşa ettiği himaye sisteminin, sosyal devletin tasfiyesiyle büyüyen devasa rant kartellerinin ve FETÖ travmasına rağmen devlet hafızasında tamir edilemeyen bürokratik zaafların en çıplak aynasıdır.
Tarihsel Genetik: Sağ Siyasetin "Oy Deposu" ve "Frankenstein Paradoksu"
Türkiye'de merkez sağdan İslamcı geleneklere kadar uzanan siyasi çizgi, tarikat ve cemaatleri her zaman iki temel işlevle konumlandırmıştır: “Seçim sandığı için disiplinli ve blok oy deposu” ; “seküler cumhuriyetin merkez bürokrasisine karşı ideolojik bir tahkimat ve kitle mobilizasyon aracı”.
1950'lerde Demokrat Parti ile başlayan bu örtülü ittifak, Soğuk Savaş döneminin antikomünist konjonktüründe ve 12 Eylül askeri darbesinin "Türk-İslam Sentezi" doktriniyle kurumsallaştı. Sağ siyasetçiler, tarikat şeyhlerini ve cemaat liderlerini "arka bahçelerinde" yetiştirdikleri uysal çiçekler olarak gördü. Ancak sosyoloji ve siyaset bilimi kuralları gereği, himaye edilen yapılar zamanla himaye edeni dönüştürme gücüne erişti. Seçim kazanmak uğruna kamusal alanın, ihalelerin ve kadroların kapılarını açan siyaset kurumu, kendi eliyle denetlenemeyen ve alternatif iktidar odaklarına dönüşen bir "Frankenstein" yarattı. Cemaatler artık siyasetin belirlediği değil; hangi bakanın atanacağını, hangi kamu ihalesinin kime gideceğini ve yargıda hangi kliklerin hâkim olacağını dikte eden otonom güç merkezleri haline geldi.
FETÖ Tecrübesi Sonrası Değişmeyen Model, Değişen Aktörler
15 Temmuz 2016 darbe girişimi, bir dini yapılanmanın devleti "içeriden fethetme" projesinin ne denli kanlı bir felaketle sonuçlanabileceğinin en somut kanıtıydı. Ancak 15 Temmuz sonrasında beklenen "kamusal alanın tarikat ve cemaat vesayetinden arındırılması" süreci, yerini başka bir paylaşım savaşına bıraktı. FETÖ’nün tasfiyesiyle emniyette, yargıda, Türk Silahlı Kuvvetleri'nde, Sağlık ve Milli Eğitim Bakanlıklarında açılan devasa bürokratik kadro boşlukları, liyakate dayalı anayasal bir mimariyle değil; iktidara sadakatini bildiren diğer cemaatler (Menzil, İsmailağa, Erenköy, çeşitli Nurcu kollar vb.) arasında paylaştırıldı. Kamuoyunda "filanca bakanlık filanca cemaatin kontrolünde" şeklindeki tartışmalar artık birer fısıltı gazetesi olmaktan çıkıp kamusal hafızaya kazınan kurumsal bir gerçeğe dönüştü. FETÖ deneyiminden çıkarılması gereken asıl ders "kötü cemaat yoktur, devlet içinde paralel hiyerarşi kuran yapı tehlikelidir" ilkesiyken; devlet aklı "bize itaat eden cemaat faydalıdır" pragmatizmine teslim oldu.
Sosyal Devletin İflası ve "Kutsal Holdingler" Düzeni
Tarikat ve cemaatlerin Türkiye'de zemin kazanmasının temelinde, yalnızca teolojik söylemler değil, neoliberal dönüşümle birlikte sosyal devletin geri çekilmesi yatmaktadır. Yetersiz devlet yurtları ve pahalı özel barınma koşulları, dar gelirli Anadolu ailelerinin çocuklarını cemaat yurtlarına ve evlerine mahkûm etti. Adana Aladağ’daki kız yurdu yangınından Ensar Vakfı skandallarına kadar yaşanan trajediler, denetimsizliğin ve kamusal hizmetin dini yapılara taşere edilmesinin bedeli oldu. "Kamu yararına çalışan vakıf" ve "kamu yararına dernek" statüleriyle donatılan tarikat uzantıları; hazine arazilerinin bedelsiz tahsisi, kamu bankalarından sağlanan imtiyazlı krediler, belediye ve bakanlık protokolleriyle aktarılan bütçeler sayesinde devasa sermaye gruplarına dönüştü. Kurban bağışları, zekât havuzları, sadaka fonları ve müritlerin karşılıksız emeğiyle beslenen tarikat ekonomisi; vergi denetiminin, MASAK takibinin ve Sayıştay raporlarının dışında tutulan, holdingleşmiş bir "kutsal sermaye" inşa etti.
Süleymancılar ve Alihan Kuriş Dosyası: Krizin Yeni Perdesi
Süleymancılar yapılanmasına yönelik yürütülen kapsamlı soruşturma, devlet-tarikat ilişkilerindeki kırılma noktalarını ve çelişkileri somutlaştırıyor. Soruşturma dosyalarına yansıyan detaylar; milyarlarca liralık kayıt dışı nakit akışı, şirketler üzerinden kara para aklama mekanizmaları, kamudan kaçırılan paraların yurt dışına transferi ve "inkâr cihattır" ilkesiyle işletilen şifreli haberleşme ağları gibi yöntemlerin FETÖ tipi otonom yapılarla olan yapısal benzerliğini ortaya koyuyor. Dosyada cemaat liderinin tabana "Mehdi" gibi mistik sıfatlarla sunulması, tarikat sosyolojisinin en temel açmazını gösterir: Teolojik dogmalarla sorgulama yetisi elinden alınan kitleler, arkada dönen milyarlarca liralık kayıt dışı ticari ve siyasi çarkın sadece birer neferi ve finansörü haline getirilmektedir.
Süleymancılar grubu, diğer bazı yapılardan farklı olarak son yıllarda iktidarın çizdiği merkezi hattın dışına çıkan, seçimlerde dönemsel olarak muhalefet aktörleriyle temas kurabilen ve devletin Diyanet İşleri Başkanlığı otoritesini tanımayan kapalı bir yapı sergilemiştir. Son operasyon bir yandan mali suçlarla mücadele boyutu taşırken, diğer yandan iktidarın "tam kontrol altına alamadığı veya otonom kalan yapılara sınır çizme" refleksi olarak da okunmalıdır.
Yurttaştan"Mürite", Hukuk Devletinden "Vesayet"e
Tarikat ve cemaatlerin bürokraside ve kamusal kaynak dağıtımında hâkimiyet kurması, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu kolonlarını kemiriyor. Bir bürokratın, hâkimin, polisin veya askerin devlete ve anayasaya değil; bağlı olduğu şeyhin veya cemaat "abisi"nin talimatına göre hareket ettiği bir vasatta devlet teşkilatı felç olur. Kamusal adalet duygusu yok olur. Laik cumhuriyet, bireyi yurttaş olarak tanımlar. Tarikat kültürü ise bireyi kayıtsız şartsız itaat eden mürit haline getirir. Müritleşen bir toplumda hak arama, eleştirel düşünce ve hesap sorulabilirlik yerini biat kültürüne bırakır. Kendi iç mahkemelerini, kendi iç ceza/ödül mekanizmalarını kuran yapılar, devletin egemenlik hakkını ve tekelindeki şiddet/yargı yetkisini fiilen parçalar.
Palayatif Müdahaleler mi, Radikal Bir Aydınlanma ve Hukuk Reformu mu?
Bugün Süleymancılara yönelik adli süreçler ne kadar çarpıcı olursa olsun, Türkiye meselenin kök nedenleriyle yüzleşmediği sürece bu döngü kırılmayacaktır. Bir tarikatın tasfiye edilip yerine bir başkasının bürokrasiye yerleştirildiği, kamusal kaynakların siyasi sadakat karşılığı dini vakıflara aktarıldığı ve eğitimin cemaat yurtlarına terk edildiği bir düzende, yalnızca aktörlerin isimleri değişir; sistemik kriz baki kalır.
Türkiye’nin önündeki tek rasyonel çıkış yolu;
Gerçek ve tavizsiz bir laiklik ilkesini yeniden tesis etmek,
Sosyal devleti canlandırarak hiçbir yurttaşı (özellikle dar gelirli öğrencileri) tarikatların inayetine bırakmamak,
Kamuya alımlarda ve terfilerde tarikat referanslarını değil, anayasal liyakati tek ölçüt kılmak,
Dini gerekçelerle kurulan her türlü vakıf, dernek ve holdingi şeffaf, bağımsız ve kurumsal bir mali/hukuki denetime tabi tutmaktır.
Aksi takdirde Türkiye, "arka bahçe" olarak görülen yapıların devleti kuşattığı yeni kriz dalgalarıyla yüzleşmeye devam edecektir.
Yorumlar (0)
Yorum yapmak için giriş yap ya da üye ol.
Henüz yorum yapılmamış.