Haber - Analiz
Büyükelçi Nuh Yılmaz'ın Şam'dan Cumhuriyet'in Kurucu Değerlerine Salladığı Parmak Üzerine
Tekke ve zaviyelerin kapatılması; toplumu dinsel ve mezhepsel gettolaşmadan kurtarıp ortak, akılcı ve ulusal bir kimlik etrafında kenetlemiştir.
Haber - Analiz
Tekke ve zaviyelerin kapatılması; toplumu dinsel ve mezhepsel gettolaşmadan kurtarıp ortak, akılcı ve ulusal bir kimlik etrafında kenetlemiştir.

BÜYÜKELÇİ NUH YILMAZ'IN ŞAM'DAN CUMHURİYET'İN KURUCU DEĞERLERİNE SALLADIĞI PARMAK ÜZERİNE...
Türkiye Cumhuriyeti Şam Büyükelçisi Nuh Yılmaz'ın, Cumhuriyet'in kurucu atılımlarını ve aydınlanma devrimlerini hedef alarak "Kaybettiğimiz değerler Şam'da yaşıyor"sözleriyle tekke ve zaviyeleri yüceltmesi, devlet ciddiyeti ve diplomatik teamüller açısından ağır bir aşınmaya işaret ediyor. Büyükelçi, temel olarak devleti ve onun anayasal düzenini temsil eder. Bu nedenle şahsi, ideolojik veya politik bagajlarından bağımsız; devlet ciddiyeti ve tarafsızlığıyla hareket etmek zorundadır. Görev yaptığı ülkede kendi şahsi ideolojik yaklaşımlarını veya geçmişle olan hesaplaşma arayışlarını dışavuramaz, Hal böyle olunca Nuh Yılmaz’ın Türkiye Cumhuriyeti’nin meşruiyet zeminini, modernleşme serüvenini ve laik hukuk devrimi tercihini bir "kayıp" olarak sunması basit bir kişisel kanaat beyanı olarak geçiştirilemez. Bu tavır dış politikada rasyonelliğin yerini nostaljik-ideolojik fantezilere bıraktığının net bir göstergesi.
Nuh Yılmaz'ın açıklamalarında öne çıkan "kaybedilen değerler" retoriği, siyasal islamcı muhafazakâr anlayışın en bilindik ezberidir. Bu anlayışa göre Cumhuriyet, geçmişin "ruhani ve mistik derinliğini" yok etmiş; 30 Kasım 1925'te tekke ve zaviyelerin kapatılmasıyla toplum manevi köklerinden koparılmıştır. Oysa tarihsel gerçeklik, bu romantik masalın tam zıddını ortaya koymaktadır.
Osmanlı'nın son iki yüzyılında tekkeler; ilim, irfan ve ahlak merkezleri olmaktan çıkmış; siyasi entrikaların, yozlaşmış şeyhlik saltanatlarının, din istismarının ve cehaletin kurumsallaşmış yapılarına dönüşmüştü. Mustafa Kemal Atatürk'ün "Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz" ifadesi, bir medeniyet tasavvurunun ve tebaalıktan eşit yurttaşlığa geçişin en somut manifestosuydu. Cumhuriyet; insanı bir tarikat şeyhinin iki dudağı arasında mürit olmaktan kurtarıp, aklını ve vicdanını hür kılan bir yurttaş konumuna yükseltmiştir. Bunu bir "değer kaybı" olarak nitelemek biat kültürüne duyulan üstü örtülü bir hayranlıktan ibarettir.
Şam sokaklarındaki donmuşluk, moderniteye kapalı geleneksel yapılar ve otoriter rejimin gölgesindeki tarikat kalıntıları "kaybettiğimiz değerler" olarak takdim ediliyorsa, sorulması gereken soru şudur: Türkiye'nin aradığı gelecek vizyonu, Orta Doğu'nun kan ve sefalet üreten bu kaotik yapısı mıdır? Şam'da "yaşadığı" iddia edilen yapılar Suriye'yi barışa, adalete, refaha ve özgürlüğe ulaştırmamış; bilakis iç çatışmaların ve mezhep savaşlarının yakıtı olmuştur.
Cumhuriyet projesi bir inkâr değil; akıl, bilim ve özgürlük ekseninde bir medeniyet sıçramasıdır. Saltanatı ve hilafeti ilga ederek egemenliği kayıtsız şartsız millete devreden, Tevhid-i Tedrisat ile eğitimi birleştiren, Medeni Kanun ile kadını toplumun ve hayatın eşit bir öznesi kılan Cumhuriyet; Türkiye'yi Orta Doğu'nun kaotik sarmalından ayıran muazzam bir kalkan olmuştur. Bugün Türkiye Cumhuriyeti, komşularındaki iç savaşların, parçalanmış devlet yapılarının ve teokratik krizlerin ortasında ulusal birliğini koruyabiliyorsa, bu tam da Nuh Yılmaz'ın eleştirdiği Cumhuriyet devrimleri sayesindedir.
Tekke ve zaviyelerin kapatılması; toplumu dinsel ve mezhepsel gettolaşmadan kurtarıp ortak, akılcı ve ulusal bir kimlik etrafında kenetlemiştir. Bu tarihsel kazanım "batılılaşma adına özümüzü kaybettik" sığlığına indirgenemez.
Nuh Yılmaz'ın, Türkiye'nin yakın siyasal tarihindeki 9 Mart 1971 hadisesini "Baasçı darbe girişimi" gibi zorlama paralelliklerle ilişkilendirme çabası ve Şam üzerinden Cumhuriyet değerlerine parmak sallaması, devlet aklının ne denli partizanlaştığının açık kanıtıdır. Dışişleri Bakan Yardımcılığı ve MİT Stratejik Araştırmalar Merkezi Başkanlığı gibi son derece kritik görevlerde bulunmuş bir ismin diplomasiyi ideolojik bir propaganda kürsüsüne çevirmesi, Türkiye'nin uluslararası arenadaki ciddiyetini ve saygınlığını zedeliyor. Türkiye Cumhuriyeti'ni temsil eden bir büyükelçinin kendi ülkesinin kurucu değerlerini yabancı topraklarda eleştirmesi mutlak görevden el çektirme sebebidir.
Tarikatların, tekkelerin ve karanlık cemaat ağlarının egemen olduğu yapılar insanlığa yalnızca yoksulluk, esaret ve gözyaşı getirmiştir. Türkiye Cumhuriyeti'nin kaybedilmiş bir değeri yoktur. Aranan değerler Şam'ın tozlu sokaklarında veya kapatılan tekkelerin küflü duvarlarında değil; Cumhuriyet'in akıl, bilim, laiklik ve tam bağımsızlık ülküsünde yaşamaktadır. Türkiye'nin geleceği, geriye dönüp harabelerden nostaljik unsurlar çıkarmakta değil; Büyük Atatürk'ün çizdiği "Muasır medeniyet seviyesinin üzerine çıkma" rotasında, Cumhuriyet'in kurucu değerlerine tereddütsüz sahip çıkmaktadır.
Yorumlar (0)
Yorum yapmak için giriş yap ya da üye ol.
Henüz yorum yapılmamış.