Kamucu Tavır

Söyleşi

Özelleştirmenin Pratiği Liberal Masalları Yalanladı

Eğer yeni bir dünya kuruluyor ve Türkiye orada yer almak istiyorsa devletin ekonomiye müdahale etmesi gerekir. Bunun tabii özel sektöre rant aktarmak üzere kurulmaması gerekir. Kamuculuk ancak soldan bakan bir iktidarla mümkündür. Yönetimlerde mutlaka hem sendikaların hem işçilerin ciddi anlamda söz sahibi olması gerekir. Yani yeni bir şey tasarlamak gerekir.

Haberi Sesli DinleTürkçe sesli okuma
Özelleştirmenin Pratiği Liberal Masalları Yalanladı

Türkiye'de “kamuculuğun”, “planlamanın” ve “özelleştirme karşıtı mücadelenin” en önemli isimlerinden olan Prof. Dr. Oğuz Oyan, akademisyen, bürokrat, milletvekili ve araştırmacı kimlikleriyle yarım yüzyılı aşan bir birikimin taşıyıcısıdır. Tariş Genel Müdürlüğü döneminde tarımsal üreticilerin çıkarlarını koruyan uygulamalara öncülük eden, Türk-İş Araştırma Merkezi'nde özelleştirmelerin ekonomik ve toplumsal sonuçlarını ortaya koyan çalışmalar yürüten ve milletvekilliği yıllarında kamu varlıklarının tasfiyesine karşı kararlı bir mücadele veren Oğuz Oyan, Türkiye'de özelleştirme politikalarının en yakından tanıklarından ve en güçlü eleştirmenlerinden biridir.Kamucu Tavır için gerçekleştirdiğimiz söyleşide Oğuz Oyan'la özelleştirmenin tarihsel seyrini, emekçiler ve yurttaşlar üzerindeki etkilerini, AKP döneminde hızlanan kamusal tasfiyeyi ve kamuculuğun günümüzdeki anlamını konuştuk.

Kamucu Tavır: Özelleştirme çoğu zaman verimlilik, rekabet gibi söylemlerle meşrulaştırılıyor. Sizce özelleştirmeyi nasıl tanımlamak gerekir?

Oğuz Oyan: Özelleştirme, sermaye birikim süreçlerinin dönemsel ihtiyaçlarına yanıt vermek üzere başlatılmış bir uygulamadır. Elbette bunu meşrulaştırmak için, kamu kesiminin verimsizliği, özel sektörün daha verimli olduğu iddia edilir. "Kamu kesimi aşırı istihdam yapar, verimliliğe dikkat etmez, özel sektör çok daha verimlidir" gibi söylemler sıkça kullanılır. "Piyasanın artık kendi aktörlerine bırakılması gerekir. Kamu sektörü özel sektörü ezen bir rekabetçi güç olarak bulunmamalıdır" gibi ve buna benzer birçok liberal, neoliberal argüman öne sürülmüştür. Ve bugün hala Özelleştirme İdaresi'nin sitesine bakarsanız özelleştirmenin ilk giriş cümleleri bunlardan ibarettir. Oysa bugün artık biliniyor ki tüm bu argümanlar yanlışlanmış, tamamen boşa çıkmıştır. Bu konuda soldan bakan, eleştirel bakan akademisyenlerin yaptığı çok sayıda araştırma var. Kamu işletmeleri kesinlikle daha verimsiz değillerdi.

Özelleşme sonrasında emeğin haklarında çok ciddi gerilemeler ortaya çıktı. Özelleştirmelerle birlikte sendikasızlaştırma devreye girmiştir.

Genel olarak görülen şu ki, özelleştirme sonrasında daha fazla verimlilik oluşmadığı gibi emeğin haklarında çok ciddi gerilemeler ortaya çıktı. Kamu sektörü devredeyken sadece Türkiye'de değil dünyanın her tarafında daha yüksek bir sendikalaşma oranı hatta neredeyse yüzde yüz sendikalaşma oranı vardı. Özelleştirmelerle birlikte sendikasızlaştırma devreye girmiştir. Bir taraftan da ciddi boyutlarda işten çıkarmalar gerçekleşmiştir. Dolayısıyla özelleştirmeye dair iddiaların büyük bölümü ideolojik meşrulaştırmaya dönük gerekçeler olarak vardır. Pratik bunların hepsini yalanlamıştır.

Kamucu Tavır: Özelleştirme kamu çalışanları için özellikle istihdam kaybı ve sendikasızlaşma demek. Yurttaşlar açısından yarattığı sonuçlar nelerdir?

Oğuz Oyan: Yurttaşlar derken geniş anlamda hepimizin tüketici, bir bölümümüzün de üretici olduğuna dikkat çekeyim. Size tarımdan örnek vereyim: Tarımsal üretici bir takım tarımsal girdileri devlet ürettiği zaman başka fiyattan alır, özel sektör ürettiği zaman başka fiyattan alır. Bu çok kritiktir. 1992-95 yılları arasında TARİŞ Genel Müdürlüğü yaptım. TARİŞ her yıl ilkbaharda önemli miktarda gübre alıyor, toptan fiyatla alıp ortaklarına daha düşük fiyattan dağıtıyor. TARİŞ'te 1992'deki gübre alım ihalesinde farkettim ki özel sektördeki gübre üreticileri bir KİT olan TUGSAŞ'ın üretmediği gübre türleri için aralarında fiyat anlaşması yapıyorlar ve fiyatlar hiçbir gerekçesi olmadan füze gibi fırlıyor. Bu duruma müdahale etmek için TUGSAŞ Genel Müdüründen üretmedikleri gübre türleri için de "gerekirse ithal ederiz" diyerek fiyat vermelerini rica ettim o dönem. Bu sayede üç yıl boyunca Türkiye'nin en ucuz gübresini sunabildik TARİŞ ortaklarına.

Kamucu Tavır: Kamunun devre dışı kaldığı noktada iddia edildiği gibi serbest bir ekonomi oluşmuyor o halde... Tam da bu noktada stratejik alanlardaki özelleştirmeler ekonomik bağımsızlığı ve ülkenin geleceğini planlama kapasitesini nasıl etkiliyor?

Oğuz Oyan: Özelleştirme süreci özel tekellere yol açıyor. Özellikle yabancı tekellere... Bu uluslararası tekeller Türkiye'deki pazarı ele geçirmeyi hedefliyor. Şunu ekleyeyim aslında KİT'lerin özelleştirilmesi iç pazarın korunması bakımından çok ciddi bir açık yaratmıştır. KİT'ler Türkiye'de güçlü oldukları dönemlerde iç pazarın uluslararası tekellere açılmasına karşı bir bariyer oluşturuyorlardı. O yüzden bunları tasfiye etmek istediler.

Kamucu Tavır: Türkiye'de özelleştirmelerin tarihsel gelişimini hangi dönüm noktaları üzerinden okumayı önerirsiniz? Özellikle 1980 sonrası hangi eşikler belirleyici oldu?

Oğuz Oyan: Özelleştirme 1986'ta başladı, ANAP döneminde. 24 Ocak Kararlarında da özelleştirme isteniyordu. Türkiye'deki sermaye kesimi ise henüz özelleştirme talibi değildi. Hatta o zamanki TÜSİAD Başkanı "bizim bu KİT'leri alacak birikimimiz yok, bu devlet kurumlarını ele geçirmeye niyetimiz de yok" minvalinde bir söyleşi yapmıştı TÜSİAD'ın Görüş Dergisi'nde... KİT'ler o dönemde Türkiye'deki 500 sanayi firmasında açık ara önde olmuştur hep. Mesela TUPRAŞ, hep birinci oldu. Büyük sermaye buraya iştahla ama ulaşılamaz olarak bakıyordu. Dolayısıyla kritik tarih 1986'dır. ANAP döneminde en dişe dokunur özelleştirme, 1989 yılında çimento fabrikalarının (ÇİTOSAN) satılmasıdır. Onu da sata sata bir Fransız devlet KİT'ine sattılar.

Kamucu Tavır: Bizim devlet KİT'inden Fransız devlet KİT'ine... Peki 1990'lı yıllarda özelleştirmeler için ne söylenebilir?

Oğuz Oyan: 1990'ların başında özelleştirme görece yavaş gitti. Çünkü özelleştirmeyle ilgili bir hukuki zemin oluşturmamışlardı henüz. Yani bir özelleşme yasası çıkarmamışlardı. Dolayısıyla bu özelleştirmelere karşı hukuki mücadele vermek görece kolaydı. O dönemde siyasi partiler davalar açabiliyordu. 1994'te özelleştirmelerin hukuksal çerçevesi oluşturuldu ve özelleştirme yasası çıktı.

Kamucu Tavır: Bu dönemde özelleştirme karşıtı mücadele zeminleri nelerdi?

Oğuz Oyan: KİGEM'in kurulduğu bir süreç var tabi 90'lı yıllarda. En başta Mümtaz Soysal Hoca, Korkut Boratav Hoca, Bilsay Kuruç Hoca... Türkiye'nin değerli iktisatçıları da hep orada bir şekilde yer aldılar, destek verdiler. Ben de kurucular arasında ve yönetimde hep yer aldım.

Kamucu Tavır: Sizin Türk-İş Araştırma Dairesi Başkanlığı yaptığınız 1996 ile 2000'li yıllar arası sendikalarda da ciddi itirazlar oldu, değil mi?

Oğuz Oyan: 1998 yılında KİT'ler üzerine bir sunuş yaptım Türk-İş Başkanlar Kurulu'na... KİT'lerin genel bilançosunun kârlı olduğu, bu nedenle kurumlar vergisinde topluca ilk sırayı aldıklarını vs. gösterdim. Bunun üzerine bu olayı büyütme kararını aldı Türk-İş yönetimi. Ve ilk kez 1998 yılında Türk-İş özelleştirmeye karşı bir miting yaptı Sıhhiye'de, 30 bin kişi civarında işçi katıldı. Bu oldukça önemli bir olaydı.

Kamucu Tavır: 2000'lere geldiğimizde neler söyleyebiliriz?

Oğuz Oyan: Bir tablo getirdim, burada dönemler itibariyle toplam satışlar ve yıllık ortalamalar görülebilir. 1986-2003 arasında toplam 8 milyar dolarlık bir özelleştirme var. 2003'ü buraya koydum. Çünkü AKP daha yeni gelmişti, ilk yılda pek bir şey yapamadı. Ama esas dönüm noktası 2004'tür.

Özelleştirmede asıl sıçrama AKP döneminde olmuştur. AKP gaza bastı ve zıvanadan çıkmış biçimde radikal bir özelleştirme dalgası başladı.

Ama burada 1999 sonunda IMF ile yapılan anlaşmanın izlerine dikkat çekmek gerekir. Ecevit döneminde IMF'ye verilen Niyet Mektubu çok kapsamlıdır, iki cilttir. Bu Niyet Mektubunda özelleştirmenin vadelere bağlı kesin bir programa bağlanması yer alır. IMF bu süreçte katıdır. Çünkü daha önce 24 Ocak Kararları sürecinde özelleştirmeler ancak 1986'da başlamış ve hızlı yürümemiştir. Avrupa ülkelerinde ise bu süreç 1990'larda esas itibariyle tamamlanmıştı. Bu nedenle IMF ve arkasındaki uluslararası sermaye Türkiye'yi özelleştirmede gecikmiş görüyordu. Özelleştirmenin yaratacağı imkânları kucağında bulan AKP de hızlı bir özelleştirmeye taraftı. Bu nedenle AKP gaza bastı ve zıvanadan çıkmış biçimde radikal bir özelleştirme dalgası başladı.

2004-2014 yılları arasında toplam özelleştirme geliri 56 milyar dolar civarındadır. Bu sadece Özelleştirme İdaresi Başkanlığı'nın yaptığı özelleştirmelerin geliridir. Bir de burada önemli olan Ulaştırma Bakanlığı ve TMSF'nin yaptığı özelleştirmeler vardır ki onların da 2009'a kadar 12 milyar dolarlık özelleştirme yaptığı biliniyor. Fakat 2009 sonrası bu konuda bir veriye ulaşılamıyor. Dolayısıyla 2004-2014 yılları arasındaki toplam özelleştirme 68 milyar doları buluyor. AKP'nin 2015'e kadar olan rüzgarını da bu süreç sağladı. Tabi çok büyük yolsuzluklar da oldu o dönemlerde.

Kamucu Tavır: Peki bu yıllarda özelleştirme karşıtı mücadeleler nasıl ilerledi?

Oğuz Oyan: TUPRAŞ ve PETKİM'in özelleştirmeleri oldukça önemlidir. Her ikisinin ilk özelleştirilme girişimleri Petrol-İş tarafından mahkeme kararıyla geri döndürüldü. Döndürüldükten sonra bir kısmını borsada sattılar. Daha sonra kalanı da yine de özelleştirildi. Petrol-İş bu süreçte çok mücadele etti, yayınlarıyla da çok katkı yaptı.

Kamucu Tavır: 2000'li yıllarda, milletvekili olduğunuz dönemde sizin de meclis kürsüsünden özelleştirme karşıtı söylemler yükselttiğinizi biliyoruz.

Oğuz Oyan: Evet 2002-2015 yılları arasında vekillik yaptım. AKP döneminin en sarsıcı özelleştirmelerini yaptığı dönemdi. Meclis kürsüsünden bunu durdurmaya yönelik çok konuşmalar yaptım. Süreçle ilgili sürekli bilgi taleplerim oldu. Siyaset alanında bu konuyu gündemde tutmaya çalıştım.

Kamucu Tavır: 2015 sonrası özelleştirmelerde bir duraklama var değil mi?

Oğuz Oyan: Evet, çünkü artık özelleştirecek fazla bir şey kalmadı. Büyük lokmalar bitti. Satacak bir şeylerin kalmadığı yıllar. Şimdi de bu nedenle elde çok bir şey kalmayınca kamu arazilerini, binalarını ve otoyolları satmaya çalışıyorlar. Bu yeni dalga.

Kamucu Tavır: Özelleştirmenin farklı biçimlerinden bahsedebilir miyiz? Doğrudan satışlar, kamu-özel işbirlikleri, TMSF eliyle satışlar...

Oğuz Oyan: Evet, tüm bunlara bir de Türkiye Varlık Fonu'nu eklemeliyiz. 2016'da kurulan Türkiye Varlık Fonu'nun kuruluş tarihi ilginçtir. 2016'daki darbe girişiminden otuz beş gün sonra kuruldu Varlık Fonu. Erdoğan bu süreçte ekonomik gücü kendi elinde yoğunlaştırmak ve siyasi etkisini artırmak istedi. Varlık Fonu 2016 itibarıyla geride kalan kamu kurumlarını özellikle finansal KİT'leri (devlet bankalarını) tek bir elde toplayarak buradan bir güç biriktirmeyi ve yeni dış kaynak girişlerini sağlamayı amaçladı.

Kamucu Tavır: Dolayısıyla özelleştirmenin siyasal gücü pekiştirmek için de kritik olduğunu söylüyorsunuz?

Oğuz Oyan: Evet, ekonomi güçtür. Ekonomiyi elinde tutmak siyasal güce sahip olmayı getirir. Erdoğan da bu gücü kullanıyor. Bu gibi mekanizmalarla rantın paylaşılmasında merkezi bir konuma yerleşiyor. Burada TMSF de önemli bir mekanizma. TMSF de sermaye transferi, servet transferi bakımından kritik bir mekanizma olarak kullanılıyor. Siyaseti denetleme aracı olarak da kullanılıyor. Muhalefet belediyelerine el koyduğu zaman buradaki itirafçıları şöyle yaratıyor: Bu belediyelerle iş yapmış şirketlerin, sermayedarların şirketlerine TMSF'yle el koyuyor. Ve onları itirafçılığa zorluyor. Şirketler TMSF'ye geçtiği için "itiraf et şirketini kurtaralım" baskısı altında kalıyorlar.

Kamucu Tavır: Özelleştirmelerin servet aktarımına ve siyasi baskı mekanizmasına yol açtığı süreçte kamusal varlıkların önemli bir bölümü el değiştirmiş durumda. Buna karşı kamusal mülkiyet, demokratik planlama ve toplumsal yarar ilkelerini merkeze alan alternatif bir ekonomik program nasıl kurulabilir? Kamuyu yeniden inşa etmenin temel adımları neler olabilir?

Oğuz Oyan: Kamuculuk önemli bir alternatif sunar. Bu çok geniş ve kapsayıcı bir kavram. Kamuculuk deyince ilk önce başlanması gereken nokta, devletin toplumsal hizmetlerini kamucu bir anlayışta yapıyor olmasıdır. Yani eğitim ve sağlık başta olmak üzere temel alanlar kamucu biçimde örgütlenmelidir.

Kamuculuk önemli bir alternatif sunar. Eğitim ve sağlık başta olmak üzere temel alanlar kamucu biçimde örgütlenmelidir.

Önemli bir nokta devletleştirme başlığıdır. Özelleştirilen kuruluşların yeniden geri alınması süreci olabilir mi, bunu düşünmek gerekir. Bu aslında yeni bir eğilim olarak yaygınlaşıyor. İngiltere'de dahi demiryollarını yeniden geri alalım gibi bir girişim var. Bu noktada bir devlet kapitalizmi sistemi uygulayan, devletçi anlayışları gündemde tutan Çin'in çok etkisi var. Millileştirme, devletleştirme, kamulaştırma adı altında özel sektör mülkiyetinden geri alınabilenler olabilir. Ama aynı zamanda yeni kamu iktisadi teşebbüsleri de kurmak gerekiyor. Özellikle öncü sektörlerde mutlaka devletin doğrudan ekonomiye girmesini sağlayacak araçlara ihtiyacı var. Eğer yeni bir dünya kuruluyor ve Türkiye orada yer almak istiyorsa devletin ekonomiye müdahale etmesi gerekir. Bunun tabii özel sektöre rant aktarmak üzere kurulmaması gerekir. Kamuculuk ancak soldan bakan bir iktidarla mümkündür. Yönetimlerde mutlaka hem sendikaların hem işçilerin ciddi anlamda söz sahibi olması gerekir. Yani yeni bir şey tasarlamak gerekir.

Kamucu Tavır: Alternatif bir program olarak kamuculuğu konuşurken bütçeyi ve kamu emekçilerini nasıl ele alabiliriz?

Oğuz Oyan: Kamuculuğun önemli bir bileşeni de bütçenin emekten yana olmasıdır. Eğer bu olmuyorsa zaten kamuculuğun başlangıcı bile yok demektir.

Bir başka nokta da bütçede kamu çalışanlarına daha fazla pay verilmesidir. Türkiye'de şu anda bütçede kamu personel ödenekleri yüzde 25 civarındadır. Bu payın artırılması gerekir. Çünkü nitelikli kamu hizmeti verecek bir personel oluşumunu, dolayısıyla nitelikli yaşam koşullarına sahip kamu çalışanını da gerektirir.

Kamucu Tavır: Şu anda kamu çalışanlarının tamamına yakını yoksulluk sınırı altında bulunuyor. Bu süreçle mücadele etmek için sendikalara nasıl bir görev düşüyor sizce?

Oğuz Oyan: Kamu çalışanlarının durumu özellikle sendikal mücadeleyle güçlenir. Türkiye'de personel ödeneklerinin bütçe payının yüzde 25'leri geçtiği iki dönem vardır. İlki, sendikal hareketin çok güçlü olduğu 1976-1980 arasıdır. Bu dönem Türkiye'de grevli geçen günler sayısının en yüksek olduğu dönemdir. Ve o sırada bütçedeki personel ödenekleri yüzde 35'e çıkmıştır. İkinci dönem ise 1989-1993 dönemidir. Bu yıllar Bahar Eylemleri dönemidir. Bu dönemde bütçedeki personel ödeneği payı yüzde 37,5 olmuştur. İşçi sınıfının sendikal mücadelesi yükseldiği zaman kamu çalışanlarının ücret and hakları da yükseliyor, böylece yaşam mücadelesine ve kamuculuğa da yansıyor. Tabii bunun tersi de doğrudur, kamu emekçilerinin mücadelesi özel sektöre de yansır.

Kamucu Tavır: Bu söyleşi için çok teşekkür ederiz hocam.

Yorumlar (0)

Henüz yorum yapılmamış.

Yazara Mesaj Gönder: Kamucu Tavır

Haber ara