Ekonomi
Borçluluğun Reddi; Sınıf Mücadelesinde Yeni Mücadele Dinamikleri Üzerine Düşünmek
Bu yazıda emekçilerin borç eğilimleri özellikle son iki yılda uygulanan ücretlerin baskılanması süreci ile ilişkilendirilecektir.
Ekonomi
Bu yazıda emekçilerin borç eğilimleri özellikle son iki yılda uygulanan ücretlerin baskılanması süreci ile ilişkilendirilecektir.

BORÇLULUĞUN REDDİ; SINIF MÜCADELESİNDE YENİ MÜCADELE DİNAMİKLERİ ÜZERİNE DÜŞÜNMEK
BÜLENT BULDUK
Sendika Uzmanı
Finansallaşmanın bir neticesi olan borç yahut borçluluk sadece ekonomik bir olgu olarak karşımıza çıkmamaktadır. Zira borç kavramının kendisi zorunlu bir aidiyet veya tahakküm ilişkisi içermektedir. Borçlu, her zaman borcu olan yapı ya da kişi ile zorunlu bir rıza ilişkisi kurar. İşte bu ilişkiler yumağı en nihayetinde toplumsal ve siyasal sonuçları da beraberinde getirir. Günümüzün borçlu ve borçlanılan şeyler ilişkisinde özellikle gündelik yaşam pratikleri dikkat çekmektedir. Daha açık bir şekilde ifade edecek olursak borçluluğun esas nedeni geçim ve hayatta kalabilme noktalarında kendini göstermektedir.
Elbette 1980'lerin ortalarında başlayan ve ücretli emekçilerin borç ile birikim elde edebilme çabası borçlanmanın ana nedenini açıklamaktadır. Yani kredilere yahut kredi kartlarına borçlanarak mülk sahibi olma isteği tüm ücretli emekçiler açısından finans sektörüne zorunlu bir ilişki içerisine girmesine neden olmuştu. Ama bugünün borçlanma eğilimleri artık bir birikime sahip olma amacıyla değil, gündelik veya orta vadede bireysel ihtiyaçların karşılanabilme isteği nedeniyle artmaktadır. Bunun nedenini ise ülkeyi yönetenlerin uygulamaya koydukları mevcut ekonomi politikalarında aramamız gerekmektedir.
Türkiye'de emekçi sınıflar özellikle son yıllarda borç ve geçim ikilemi içerisinde kalmaya devam etmektedir. Nedeni ise özellikle son iki yıldır "Şimşek Programı" olarak adlandırılan ekonomi politikalarının kendisidir. Zira bu program temel olarak iki şeyi esas alır; enflasyon mücadele adı altında ücretlerin baskılanması ve kamu harcamalarının kısıtlanması. Lakin programın bir diğer önemli yanı ise enflasyonu besleyen esas nedeni görmezden gelmesidir. Yani büyük sermaye sahiplerinin ve şirketlerin gelirlilerinin vergilendirmemesi. Bu yazıda emekçilerin borç eğilimleri özellikle son iki yılda uygulanan ücretlerin baskılanması süreci ile ilişkilendirilecektir.
Öncelikle son merkez bankası enflasyon raporunda yer alan bir ifadeye dikkat çekmek gerekmektedir. Merkez bankası her ay yaklaşık 550 milyar TL'lik kredi kartı borcunun ödenmediği ve faize terk edildiğini tespit ediyor. Aylık ortalama yüzde 5 civarında faizin işletildiği bu borçlanma süreci esasında finans sermayesinin karını arttırmakla kalmıyor, borçların tamamen ödenememesi sürekli olarak emekçi hanelerin çığ gibi büyüyen yeni borç dalgasının içine sürüklenmesine neden oluyor.
Yine son büyüme verilerinde ilginç bir detay karşımıza çıkıyor. Son iki yılda özellikle asgari ücretin ve asgari ücret civarında çalışan işçilerin, emeklilerin ve kamu emekçilerinin büyümeden aldığı pay düşmeye devam ediyor. Son çeyreklik büyüme verilerine göre hanelerin tüketim harcamalarının yüzde 5,1 arttığı görülüyor. Lakin bu süreçte emekçilerin büyümeden aldığı pay bu yılın diğer çeyrek verilerine göre yüzde 4,2 düştüğü resmi verilerde görülebiliyor. Bu ters orantılı ilişkiden gündelik zorunlu gereksinimlerin (gıda, ulaşım, kira) dahi borçlanarak karşılandığı sonucu açığa çıkıyor.
Türkiye'de Bireysel kredi kullanan kişi sayısı (takipteki krediler hariç) son bir yılda yaklaşık 1,8 milyon kişi artarak 42,7 milyon kişiye yükselmiş durumda. Bu verilere bize artık hanelerde sadece bir kişinin değil birden fazla kişinin borçlandığını göstermektedir.
Risk Merkezinin verilerine göre bu yılın ilk sekiz aylık döneminde 832 bin 331 kişi bankalara olan bireysel kredi borcunu, 984 bin 266 kişi de kredi kartı borcunu zamanında ödeyemediği için bankalar ve tüketici finansman şirketleri tarafından icra takibine alındı. Hem kredi kartı hem bireysel kredi borcunu ödeyemediği hem de birden fazla takibe alınanlar tek kişi sayıldığında toplam 1 milyon 341 bin 706 kişi bankalar ve finansman kuruluşları tarafından icraya verildi.
Bu, geçen yılın aynı dönemine göre 278 bin kişinin artması anlamına gelmektedir. Zira bir yıllık süre içerisinde yaşanan bu artış ücretlerin baskılanması ve yaşam maliyetlerinin her geçen gün artmasının bir nedeni olarak ortaya çıkmaktadır.
Ortalama borç maliyetleri ve ortalama ücretler ilişkisinde ise yine aynı borç çıkmazı emekçiler aleyhine gün geçtikçe artıyor. Son verilere göre Türkiye'de ücretli emekçilerin bankalara olan tüketici kredisi borcu 116 bin 148 TL, kredi kartı borcu ise 61 bin 791 TL'ye yükselmiş durumda. Çok değil bu rakamlar mayıs ayında 109 bin 484 TL ve 57 bin 498 TL civarındaydı. Kısacası bu durum, Türkiye'de emekçilerin ücretlerine bankaların ve finans sermayesinin nasıl ortaklık kurduğunun da göz görülür somut örneği ve kanıtı durumda.
Türkiye'de merkez bankası verilerine göre tarım dışı sektörde çalışanların yüzde 42'si asgari ücret ve altında bir ücret ile çalıştığını düşündüğümüzde bu borç maliyetinin ana nedeni son 2 yılda uygulanan kemer sıkma politikalarının net bir sonucu olduğu bir kez daha kanıtlanmış durumda. Halkın yüzde 72,6'sının enflasyonun düşeceğine dair inancının olmadığı bu ekonomik soykırım döneminde borçlanma maliyetlerinin sürekli olarak artması, emekçiler adına altında kalkılamayacak bir sürecin adım adım geldiğinin de bir işareti.
Türkiye şüphesiz ki bir ücretliler toplumu haline dönüştürülmüş durumda. Ücretlerin ise neredeyse tamamına yakınının hem açlık hem yoksulluk sınırı altında kalması sonuç olarak tüm toplumun daha fazla borçlanmasına neden oluyor. Açlık ve yoksulluk sebep, daha fazla borç ise netice olarak karşımıza çıkıyor. Emeğin borçlandırılması, aynı zamanda sermayenin emekçi kesimler üzerinde daha fazla denetim kurmasına neden olmaktadır. Nitekim borçlandırılmış emek, sermaye adına her türlü çalışma ilişkilerini peşinen kabul etmiş olacaktır.
Çalışma bakanının son açıklamaları adeta yeni bir sürecin hem ilanı hem de bugüne kadar içinden geçtiğimiz sürecin bir itirafı niteliğinde. "Tasarrufu nereden sağlayacaksınız? Sosyal yardımlardan, emekliler ve asgari ücretlilerden keseceksiniz ki bütçenizi dengeleyebilesiniz" açıklaması Türkiye'de hem ücretlerin nasıl baskı altında tutulduğunun hem de ileride IMF destekli orta vadeli program eliyle hedef enflasyon adı altında tutulacağının kanıtı niteliğinde. Kaldı ki bu program ana akım iktisatçıların ileri sürdüğü gibi sözde tasarruf adı altında ücretlerin baskılanması ile yetinmeyecek başta iş güvencesi ve örgütlenme hakkı olmak üzere bugüne kadarki en yoğun saldırısını emekçiler aleyhine genişletecektir.
Son olarak borçlanmanın emek üzerinde bir diğer etkisine değinmemiz gerekmektedir. Borçlanma ve iş yerlerinde dayanışma ilişkilerin gelişim seyri son birkaç yıldır daha fazla belirginleşiyor. Özellikle son birkaç yıldır iş yeri bazlı eylem ve direnişlerin artması, mevcut ekonomi politikalarına duyulan hoşnutsuzlukların bir nedenidir. Türkiye'de ücretli emekçiler, bu yıl önce kamu çerçeve protokolü sözleşmesi sürecinde daha sonra da kamu emekçilerinin toplu iş sözleşmesi sürecinde her ne kadar yenilgiye uğramış olsalar da özellikle iş yerlerinde gerçekleşen eylem ve etkinlikler, AKP il binalarına gerçekleştirilen yürüyüşler ilerleyen dönem için önemli mücadele dinamiklerini içerisinde barındırıyor.
Açlık ve yoksulluk sınırı altında baskılanan ücretler, yüksek işsizlik ve artan işsizlik tehdidi, sosyal güvenlikten dışlanma riskine ek olarak içinden çıkılamaz bir duruma dönüşen emekçilerin borçlanma maliyeti bu başlıkların her biri yeni dönemde daha can yakıcı bir soruna dönüşeceği kesin. Lakin özellikle geçim mücadelesi ve borçlanma eğilimleri göz önünde bulundurulduğunda, insan onuruna yaraşır bir ücret talebine ek olarak borcun emekçi sınıflar lehine güçlü bir şekilde reddi, sınıflar mücadelesinde kısa vadede yeni imkân ve olanakların açığa çıkmasına vesile olacaktır.
Yorumlar (0)
Yorum yapmak için giriş yap ya da üye ol.
Henüz yorum yapılmamış.